Türkiye Selçuklu Devleti’nin iç
siyasetinde Oğuzların-Türkmenlerin iskânı, dış siyasetinde ise Doğu Roma
yani Bizans İmparatorluğu ve vasalleri ile gazâ ve cihat sürekli öneme
sahip olmuştur. 1048’li yıllardan itibaren Maveraünnehir-Horasan-İran ve
bazen de Kafkaslar üzerinden Oğuzların-Türkmenlerin Anadolu’ya sürekli
göçü ve adı geçen devletçe iskân edilişleri söz konusudur. Selçuklu
Türkleri, Malazgirt Zaferi’nden on yıl sonra, 1081’de, Kostantıniyye
kıyılarına ulaşmışlardır. Kostantıniyye adı, İstanbul’un gerçek kurucusu
olan Roma imparatoru Konstantin’den gelmedir. İslâm coğrafyacıları bu
ismi benimsemişlerdir.
1097’de
başlayan, belirli aralıklarla devam eden Haçlı saldırıları, istilâları,
Anadolu’ya büyük zararlar vermişse de, Selçuklu Türklerinin bu ülkede
tutunmalarını önleyememiştir. Anadolu’nun yeni ve ebedî varisi olan
Türkler, bu ülkeyi öyle benimsemişlerdir ki 12. yüzyılda Anadolu’ya
“Türkiye” veya “Türkmenya” denilmeye başlanmıştır. Denizli-Afyon
hattında, Karamık Beli denilen yerde, çağdaş Bizans kaynaklarının
Miryakefolon adını verdikleri vadide, Malazgirt’ten 105 yıl sonra,
1176’da Doğu Roma İmparatorluğu’nun beli kırılmış, Anadolu üzerinde
yeniden hâkim olma ümitleri söndürülmüştür. Oğuzların-Türkmenlerin Batı
Karadeniz ile Marmara’nın doğusuna girişleri ve iskân edilişleri bu
tarihten sonradır. Adı geçen bölge Türkiye Selçuklu Devleti’nin uc
bölgesiydi. Uc bölgesinin özelliği de, kimseye ait bulunmaması, oraya
girenlerin elinde kalan toprak parçası olmasıdır. Bölgenin tabiatı icabı
burada birlikte yaşama sanatının bütün özellikleri sergilenmektedir.
Moğol
işgal ve istilâsı, sonuçları bakımından farklı iki önemli gelişmeye
sebep olmuştur. Türkiye Selçuklu Devleti bağımlı kılınmakla kalmamış,
Anadolu, başkent Konya da dahil olmak üzere bütünüyle tahrip edilmiş,
yağmalanmış, korku ve dehşet ülkeyi kuşatmıştır. Diğer taraftan bu
istilânın önünden, yerleşik hayata mensup yüz binlerce Türk bütün
mevcudatıyla Anadolu’ya sığınmış, bunlar Türkiye Selçuklu Devleti
tarafından mevcut şehirlere ve uc bölgesinde iskân edilmişlerdir. O
tarihlerde “Bitinya” olarak bilinen ve Düzce’nin de içinde bulunduğu
bölge bu iskân ve muhaceretten nasibini almıştır. 13. yüzyıl Anadolu’su,
denilebilir ki Moğolların yıktığı, İlhanlıların yeniden inşa ettiği bir
ülke olmuştur. İlhanlılar Anadolu’daki parlak ve hâkim Selçuklu
medeniyetinin potasında Müslümanlaşarak Türk kimliğine dâhil
olmuşlardır.
13.
yüzyılın son çeyreğinde Anadolu’da ve çoğunlukla uc bölgelerinde
kurulan beylikler arasında ikisi vardır ki, Düzce’nin orta zamanlar
tarihine ait hatıraları bu iki beyliğin tarihi içerisinde aranmalıdır.
Bunlar merkezi Kastamonu olan Candaroğulları, Osmanlıların
isimlendirmesiyle İsfendiyaroğulları Beyliği ile merkezi Bursa olan
Osmanlı Beyliği idi. Bolu, Mudurnu, Üskübü, Göynük, Akçakoca, Karasu,
Hendek, Akyazı, Adapazarı gibi yerleşim yerlerinin fatihleri olan
Akçakoca Gazi, Abdurrahman Gazi, Kara Mürsel, Samsa Çavuş ve Konur Alp
Gazi gibi komutanlar, Gazi Ertuğrul Beyin arkadaşları ve Gazi Osman
Beyin yoldaşlarıydılar. Adı geçenlerden Samsa Çavuş’un kabri Mudurnu’da,
Konur Alp Gazi’nin kabri Üskübü’de, Akçakoca Gazi’ninki de Kandıra’ya
bağlı, Karadeniz’e nâzır Babadağı’nda bulunmaktadır.
Üskübü,
vaktiyle Bitinya medeniyetinin önemli ve hareketli bir merkeziydi.
Düzce-Akçakoca karayolunun 7. kilometresinde, Roma-Bizans devrine ait
kalıntıları içeren tarihî bir kasabadır. Doğu Roma devrinde Düzce,
Üskübü denilen yerdeydi. 14. yüzyılda kurulmaya başlanan Düzce, o
tarihlerde fatihinin adıyla Konur Alp adını taşıyordu. 1871’e değin
nahiye, bu tarihten sonra Bolu’ya bağlı bir kaza merkezi olmuştur.
Belediyelik olması 1885’tedir. İstanbul-Ankara yolu üzerinde bulunması
sebebiyle, Balkanlardan, Kafkaslardan ve Anadolu’nun muhtelif
yerlerinden gelen Türk ve akraba topluluklara mensup insanlarla nüfusu
artmış ve süratle gelişmiştir[1].
Modern
Düzce’ye ait sağlıklı bilgiler 1871, 1893 ve 1899 tarihli Kastamonu
Vilâyet Sâlnâmelerinde bulunmaktadır. 1847-1918 tarihleri arasında 68
cilt devlet sâlnâmesi yayınlanmıştır. Vilâyet sâlnâmeleri de 1868’ten
itibaren yayınlanmaya başlanmış olup, ilki 1868 tarihli Bosna, sonuncusu
da 1922 tarihli Bolu Livası
Sâlnâmesidir[2].
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder